Aquaponik Sistemler (Pazı Ve Çilek, Örnek Kurulum)

1358

Öyle bir sistem düşünün ki bundan hem hayvan, hem bitki, hem mikroorganizmalar, hem de insan fayda görsün. Aslında içinde var olduğumuz dünya bütün bunların kusursuz bir şekilde işlediği bir fanustan ibaret. Bu nadide dünyayı dokunabildiğimiz kadar küçülterek kendi minik gezegeninizi oluşturduğunuzu düşünün. Hayat daha güzel olurdu değil mi?


Aquaponik sistemlerin tarihçesi


Bir kaynağa göre aquaponik sistemler bilindiği kadarıyla ilk kez M.S 1000’ den sonra Aztekler tarafından “Şinampa” adı verilen yüzer bahçelerde kullanılmaya başlanmıştır. Bir diğer kaynağa göre ise ilk kullanımı Çin ve Tayland’ daki pirinç tarlalarıdır. Her ne olursa olsun bu sistemi aklı zincirlere vurulmamış bir kaçığın bulduğu aşikâr.

Modern aquaponik sistemlerin popüler olması ise 1970 ve sonrası ile başlamaktadır. Araştırmalar da popülarite ile doğru orantılı olarak artmıştır. 1980’ lerin ortalarında günümüzde kullanılan modern aquaponik dizaynından, yani kapalı sistemden ilk bahseden kişiler Mark McMurtry ve Doug Sanders’ tir. Daha sonra ise kapalı sistemlerin pek çok farklı varyantı ortaya çıkarılmıştır.

Aquaponik sistemler nedir? İşleyişi nasıldır?

Aquaponik sistemler kabaca, balığın veya diğer canlıların olduğu bir su tankı, bitkilerin yetiştiği yetiştirme kabı, filtre sistemi ve ışık sisteminden oluşur. Ticari olarak yemeklik balık yetiştiriciliğinde kullanılsa da akvaryum balıkçılığında da aquaponik sistemler başarıyla kullanılmaktadır. Aquaponik sistem kuran bir kişi, balığın meydana getirdiği suda çözünen atıkları bitkinin almasını sağlayarak bir taşla iki kuş vurmuş olur.

Pek çok farklı sistem örneği bulabilmek mümkündür. En sık kullanımda olan 3 sistem vardır.


1-) Raft sistemi:
Bu sistemde bitkiler, suda çözünmeyen polistiren vb. materyallerdeki haznelere koyulmuş, suda yüzer haldedir. Bitkilerin dikileceği herhangi bir yatak söz konusu değildir. Bitkiler serbest şekilde suda durmaktadırlar. Oldukça verimli bir sistem olmasının yanında ekstra bir bitki yatağı materyaline ihtiyaç duyulmasını ortadan kaldırır. Bunun yanında sistemin, bitki yatağı kullanılan sistemlerdeki gibi parçacıklarla veya karmaşık köklerle tıkanma şansı yoktur. Ancak su serbestçe katı bir madde üzerine dökülüp direkt oksijen çözünmesi mümkün olmadığı için özellikle bitkilerin bulunduğu haznede birden çok hava taşına ihtiyaç vardır. Sistemin dönüşüm sıralaması ana hatlarıyla şöyledir. Akvaryumun zemininden uzanan L şeklindeki boru suyun istenen üst seviyesine ayarlanır ve su oradan girdap tankına girer. Daha sonra girdap tankından sump şeklinde hazırlanabilen bir katı parçacık filtrasyonu ve biyolojik filtrasyon haznesine girer. Sonrasında pompa vasıtasıyla yukarıdaki bitki haznesine, haznenin yukarısından dökülür ve bitki haznesinden pasif olarak su balık tankına geri boşalır. Teferruatlı ve çok sayıda elemanı bulunan bir sistem olduğu için evdeki akvaryumlarda kullanımı pek verimli değildir. Daha çok havuz sistemlerinde kullanılabilir.


2-) NFT sistemi:
Suyun az miktarda dar kanallardan geçtiği bir sistemdir. Bitkiler su boruları üzerindeki haznelere koyulur. Sistemin dezavantajı, suyun bitkinin köklerinin tamamından geçmediği için yararlı mikroorganizma sayısında düşüş olmasıdır. Ayrıca karmaşık sistemler içerdiği için de ev ortamında kurulması zordur. Diğer 2 temel tekniğe göre çok daha az sıklıkla kullanılır.


3-)Media-filled sistem:
Bu sistem akvaryum ortamlarında en çok tercih edilen sistemdir diyebiliriz. Aynı zamanda makalenin devamında paylaşacağımız örneğimizde de bu teknik kullanılmıştır. Bu sistemde akvaryumdan pompa vasıtasıyla çekilen su akvaryumdan daha yukarıda konumlanan konteynıra boşaltılır. Hortumun önüne elyaf ve sünger engeli koyulması gereklidir. Aksi takdirde su beraberinde konteynır içine katı parçacık da taşıyacaktır. Konteynırın içinde ise hafif yapısından, suyu iyi geçirmesinden ve bitki köklerinin gelişimine çok müsait olduğundan ötürü sıklıkla hidroton kullanılır. Hidroton aslında tanıdık bir malzeme. Çok sıklıkla kullandığımız aquaclayin büyük ve yuvarlak sürümü de diyebilirsiniz. Hidrotonun yanında perlit, vermikülit gibi kullanılan başka malzemeler de vardır. Yine kullanımı biraz daha zor olsa da lav kırığı da tercih edilebilecek seçenekler arasındadır.

Su, hidroton içine dikili olan bitki köklerini usulca geçtikten sonra kişi tarafından ayarlanan su seviyesi sınırını aşamayacak ve akvaryuma dökülecektir. Böylece döngü tamamlanmış olur. Sistemin tek dezavantajı konteynırda kullandığımız malzemelerin arasına katı parçacık birikmesi sonrasında tıkanmasıdır. Bu durumda su akışı verimli olmayacağı gibi ölü alanlar oluşturarak bitki köklerinin çürümesine neden olabilecektir. Bu durumu önlemek için yapılabilecek en güzel şey; su, konteynıra geçmeden önce rezervuar bir filtre kullanarak suyu parçacıklardan iyice arındırmaktır. Şartlar ideal bile olsa yine de konteynırın önünde en azından bir miktar elyaf olması avantajımızadır.


Aquaponik Sistem Kurulumu

Yazının bu satırından sonra, az önce yukarıda sıraladığımız son tekniğin devamlı akım olan modelini kullanarak oluşturduğumuz örneği ve gelişim sürecini sizlere aktarmak istiyoruz.

Serüvenimizin ilk adımı akvaryumun ölçülerine göre ve kullanacağımız ışık boyutlarına göre uygun bir kap belirlemek oldu. İlk olarak spot lamba kullanmayı düşünmüş olsak da dezavantajlarının çok olmasından ötürü tercihimizi floresanlardan yana kullandık. Floresan kullanacağımızdan dolayı daha geniş ve uzun bir kap kullanmanın yolu açılmış oldu. Elimizde 2 katlı demir profil bir sehpa olduğu için bitki yatağı için kullanacağımız kabı direkt olarak akvaryumun üstüne koyma zorunluluğumuz ortadan kaybolmuş oldu. Akvaryumu alt kata alarak üst kata kabı yerleştirme kararı aldık. Edindiğimiz kap 40 litrelik dikdörtgen şeklinde bir kaptı. Duruma göre kare de kullanılabilir tabi ama bizim ölçülerimize uyanı dikdörtgen oldu. Çünkü kabın büyüklüğü ne kadar fazla biyolojik yükü kaldırmak istediğimizle doğru orantılı olarak artmalıdır. Kullandığımız kabın derinliği ise en az 30 cm olmalıdır. Bunun en az 20 cmini bitkiler kullanacak, 5 cm i kuru hidroton yükseliği olacak, diğer 3-5 cm i de manipülasyon yüksekliği olarak kalacak.

Kapla ilgili olarak yapacağımız ilk işlem dış yüzeyini koyu tondaki kaplama kâğıdı ile sarmaktır. Bunu yapmamızın sebebi bitkilerin köklerine ışık geçmesini engellemek ve potansiyel yosun oluşumuna mani olmaktır. Eğer bunu engellemezseniz kök yüzeylerini algler kaplayacak ve bitkinin yaşamasını imkânsız hale getirebilecektir. Unutmayın ki, kara bitkilerinin kökleri iyi oksijen almalıdır.

Konteynırımızı kapladıktan sonra sıra konteynır ve akvaryum arasındaki su tesisatını ayarlamaya geldi. İlk işimiz boşaltım bölümünü yapılandırmak oldu. Su malzemeleri satan bir yerden gerekli malzemeleri temin ettik. İç dişli ve dış dişli adaptörleri içeriden ve dışarıdan birbirine geçecek şekilde ayarladık. Burada konteynırda açtığımız deliğin dış dişli adaptöre uygun olması önemli. Conta vasıtasıyla iki aparatı iyice sıktık. Daha sonra ufak borularla oluşturduğumuz dirseğin üzerine de su seviyesinin olmasını istediğimiz yükseklik kadar boru kesip koyduk.

Su seviyesi, bitkilerin gövde-kök bileşimlerinden takriben 5 cm altında olmalı. Teorikte kuru kalan 5 cmlik hidroton mesafesi zaten görece nemli oluyor ve bitki nem hususunda bir sıkıntı çekmiyor. Bunu köklerin daha iyi hava alması için yapıyoruz. Yani yarı kara – yarı su sistemin avantajından faydalanıyoruz diyebiliriz.

Hazırladığımız boru sistemi su seviyesinin altında olacağı için koyacağımız malzeme boşaltım kanalından akvaryuma dökülecektir. Hidroton yeterince büyük bir malzeme olduğu için onun kaçışını önleyecek ama suyun da rahatça akacağı bir çapta aralık bırakarak, çıplak boru parçasının üzerine süzgeç görevi görecek bir aparat yapmamız gerekiyor. Bu aparat kabaca şapkaya benzetilebilir. Açıktaki boru parçasının üzerine üzeri kapalı bir boru geçiriyoruz ve bu koruyucu borunun alt tarafına hidrotonların kaçamayacağı büyüklükte çentikler atıyoruz. Böylece su kolaylıkla iki boru arasından girip içteki borunun seviyesinden aşağıya dökülür. Nitekim bu yöntemle konteynırın içindeki suyu arzu ettiğimiz seviyede koruyabiliriz. Tahliye borularının çapının da su giriş hortum çapının en az 2 katı olması gerekiyor. Tahliye sırasında su pasif boşaltımla ilerleyeceği için dar boru kullanmak suyun konteynırda sürekli olarak yükselmesine neden olur.

Aparatın görüntüsü;

Aparat tamamlandığında sıra tahliye sonrasında suyu akvaryuma aktaracak bölüme geldi. Dışarıda kalan dişli adaptör parçaya aşağıya bakan bir dirsek parça ekliyoruz ve akvaryuma olan mesafeyi ölçerek giden boruyu kesiyoruz(Biz demir testeresi kullandık). Kestiğimiz boruyu da dirseğe yapıştırdığımızda tahliye kanalı tamamlanmış oluyor. Bütün bu sistemlerin bitmiş hali görünmekte.

Sıra geldi akvaryumdan konteynıra suyun aktarılış öyküsüne. Hepinizin tahmin ettiği gibi bu işi bir kafa motoru vasıtasıyla yapıyoruz. 40 litrelik bir kap için ortalama 500 litre debili bir kafa motoru yeterli gelir diye düşündük. Konteynır ile akvaryum arasındaki yükseklik farkı çok fazla ise debideki potansiyel düşüşe binaen daha yüksek debili bir motor kullanılabilir. Kafa motorunu suyun konteynırdan geldiği köşenin aksi köşesine yerleştiriyoruz. Buradaki amaç akvaryum içindeki suyun tam bir devir daime tabi olması. Eğer hem girişi hem de çıkışı yakın noktalara koyarsak akvaryumda suyun az döndüğü ölü alanlar kalacaktır. Kafa motorunun çıkışına bir hortum bağlamamız ve bu hortumu koyu renk bir bantla çepeçevre sarmamız gerekiyor. Biz bunun için elektrik bandı kullandık. Eğer hortumun içi ışık görürse, içinde yosun veya alg birikintileri oluşmaya başlayabilir. Bu da debide düşüşe neden olacak, ardından da sistemin iflasına bile yol açabilecektir. Çünkü yeterli su akımı olmazsa bitki kökleri yetersiz oksijenle baş edemeyip çürümeye başlarlar.

Hortumu konteynırın seviyesine kadar yükselttikten sonra bir yağmurlama aparatıyla destekleyebilir, ya da kendiniz istediğiniz miktarda delikler açıp yağmurlama tipi akışı oluşturabilirsiniz. Bunu yapmaktaki amacımız ise suyun hidrotonların arasına daha kolay dağılımını sağlamak ve bitkilere göndermeden önce suya ekstra oksijen kazandırmak. Akışın önüne ise bir barikat kurmamız şart. Aksi takdirde hidrotonlar zamanla katı parçacıkla dolacak ve konteynır tıkanarak taşacaktır. Bunun için de dondurma kabı şeklindeki ufak bir kap içine elyaf yığabileceğiniz gibi elyafları hidrotonların üzerine serbestçe de bırakabilirsiniz. Tabii, eğer bir kap kullanmayı tercih ediyorsanız su buradan taşmamalı, kabın altına mutlaka delikler açmalısınız. Yalnız bariyer aşamaya özellikle dikkat etmeniz gerekiyor. Bariyeri iyi hazırlamazsanız kısa sürede konteynırın tıkanması kaçınılmaz olur. Bu yüzden sistemdeki en önemli aşama elyaf bakımı diyebiliriz. Elbette ki, akvaryumda olduğu gibi konteynırda da su akış ve tahliye bölümünü tam zıt köşelere koymak su akışının adaletli olması ve sağlıklı bir sistemin işlemesi için olmazsa olmazlardandır.

Sistemin uzun süre bize hizmet verebilmesi için aldığımız her tedbire rağmen bir de imdat çıkışı yapmakta fayda var. Şimdiye kadar yaptığımız sistemlerde, aldığımız tedbirler sayesinde imdat çıkışının devreye girmesine gerek kalmasa da biz yine de eşeğimizi sağlam kazığa bağlayalım. İmdat çıkışı için lavabo gideri kullandık. İmdat çıkışını ise kabın en üst bölümüne açıyoruz.

Hazır hale gelen sistemin içine hidroton ilavesinden sonra.

Artık sıra sistemin can damarında. Işık sistemini ayarlamamız gerekiyor. Yazının başında da bahsettiğimiz gibi floresanlarla kurulmuş bir ışık sistemi yapmaya karar verdik. Yapılışını anlatmadan önce ışık sisteminin de azami ölçülerinden bahsetmek daha doğru olur. Işıklar bitkilerin üst sınırından en az 15-20 cm daha yukarıda yer almalı, fakat fazla miktarda da uzaklaştırılmamalıdır. Bunun sebebi bitkilerin ışıkla yakın teması sonrasında oluşan ısı sonrasında yanmaya başlamasıdır. Peki, bitkiler sürekli büyürken bu mesafeyi korumak nasıl mümkün olacak? Bunun için pek çok alternatif düşünülebilir. En mantıklısı tavandan zincirlerle sarkıtmalı yapılan armatürlerdir. Bitki büyüdükçe bir aşağıdaki zincir halkasını çengele geçirerek bitki – ışık mesafesini koruyabilirsiniz. Biz ise sistemin bulunduğu yer itibari ile yüksekliğin yetersizliği nedeniyle tavandan askılı bir armatür değil, raflı bir sistem kullanmayı tercih ettik. Gördüğünüz üzere farklı çözümler üretmek mümkün. Bu işin bir kalıbı, bir sınırı yok. Tek sınırı sizin yaratıcılığınız.

Raflı sistemi yapmak için 40 lık kablo kanalı kullandık. Kablo kanalını, saklama kabının kulplarında açtığımız deliklerden içeriye geçirdik. Saklama kabındaki kapağı kilitlemeye yarayan kilitler ise kablo kanalının aşağıya düşmesini önlemek için doğal bir engel vazifesi gördüler. Yine de biz kablo bağıyla, kablo kanallarını saklama kabına sıkıca bağlamayı istedik. Malum, tedbiri elden bırakmamak, insan hatasından kaynaklı olabilecekleri en aza indirmek lazım. Daha sonra ise armatür olarak hazırlayacağımız tablanın oturacağı rafları hazırladık. Bunun için elimizdeki parçaları somun ve civatalarla kablo kanalına sabitledik. Karşılıklı yerleştirilen iki parçanın aynı seviyede olması armatürün eğik durmaması için önemli.

Alt rafı monte ettikten sonra uzayan bitkilerle ışık mesafesini korumak amacıyla üst rafı da daha yükseğe monte ettik. Böylece bitkiler uzayıp da ışıkla aralarındaki mesafeyi tehlikeli sınıra taşırlarsa armatürü üst bölüme taşıyabilecektik.

Son hamlemizi yapıp Şah-Mat demeye geldi sıra. Seçeceğimiz floresanlar 55 cm uzunluğunda olduğu için en başta kabın uzunluğunu 58 cm seçtik. Genişliğini ise 37 cm. Bu da demek oluyor ki 6 tane floresanı ortalama 4 cm aralıklarla yerleştirebileceğiz. Daha az watt kullanarak etkili bir ışık gücü elde edebilmek için floresan tercihimizi T5 ten yana kullanmakta fayda var. İlk işimiz floresanlara uygun reflektör kestirmek oldu.

Daha sonra ise ışık seçimine sıra geldi. Toplamda 14×6= 84 watt lık floresan kullandık. Işıkları seçerken mümkün olduğu kadar güneş ışığı enerjisini ve spektrumunu taklit etmekte fayda var. Kabaca soğuk renkler bitkilerin uzamasını sağlarken, sıcak renkler de çiçek ve meyve vermesini sağlar. Uygun bir oran yakalamak her zaman avantajlıdır. Bu yüzden 6 adet floresanın 4 ünü 865, 2 sini 830 tonunda seçtik. Böylece soğuk ve sıcak renkleri soğuk renklerin baskınlığında karıştırmış olduk. En sonunda 3 adet çiftli balast kullanarak 6 adet floresanı reflektöre sabitledik.

Böylece işin mühendislik kısmı burada sona ermiş oluyor. Şimdi sıra daha zor bir branşta kürek çekmeye geldi. Biyoloji…


Bitki Seçimi


Aslında A’dan Z’ye hemen her bitki aquaponik sistemde kullanılabilir. Ancak biz bu sistemi balık odaklı kurduğumuz için vejetatif büyümenin ağırlıkta olduğu bitkileri seçmeliyiz. Yani bitki sürekli yaprak vermeli, çiçek meyve az vermeli ya da vermemelidir. Elbette meyve veren bir bitki de kullanmanızda sakınca yok ancak bitki yaprak verdiği sürece aktif olarak azot kullanır. Meyve vermesi sırasında yaprak vermesi azalacak, akabinde azot kullanımı düşecektir. Vejetatif büyümesi fazla olan bitkilere en güzel örnekler, pazı, ıspanak vb. olabilir. Genellikle boyları 20-30 cmi geçmez. Bu bitkiler budandığı sürece yaprak vermeye devam eden bitkilerdir ve bize aquaponik sistemlerde oldukça uzun süre hizmet edebilirler.

Biber, patlıcan, domates vb. bitkiler ikinci seçenektir. Bunlar belirli bir aşamaya kadar aktif olarak yaprak açarken bir süre sonra meyve vermeye geçerler. Genellikle boyları uzundur. Bu da hazırlayacağımız ışık yüksekliğinde sürekli değişmeler gerektirecektir. Bitki aktif olarak uzamaya devam ettikçe ışığı kademeli olarak yukarı çekmek gerekir. Zincirlerle hazırlanan basamaklı sistemler için uygun olabilir ancak bizim kullandığımız raflı sistemlerde pek de ideal seçenekler olmayacaktır.


Işıklandırma


Güneş ışığının Kelvin değeri ortalama 5500 dür. Bu gün doğumunda ve batımında değişir. Az önce 865 ve 830 kodlu lambaları seçtiğimizi söylemiştik. Lambalardaki son iki basamak Kelvin derecesini gösterir. Yani 865 kodlu bir lamba 6500 kelvin ve 8 tonundadır. 4 tane 865 ve 2 tane 830 kullanarak ortalama 5500 kelvin derecesi elde etmiş olduk. Tabii ki, renk spektrumunu güneş ışığına benzetmek de önemli. 400-700 arası olan dalga boyları ağırlıktaysa fotosentezin fazla olması için avantaj yakalamışız demektir.

Süre ise bizim sistemimiz için günde 6 ile 10 saat arasında değişiyor. Bunun bir kuralı yok. Arzu ettiğimiz bitki gelişimine göre bu süre değişebilir. Örneğin sistemdeki biyolojik yük artmaya başladı ve bitkilerin daha çok gelişmesini istiyoruz. Bu durumda ışık süresini artırarak bu sorunu ortadan kaldırabiliriz.


Su değişimi


Birçok hobici bu başlığı görünce matematiksel bir orandan bahsedeceğimizi düşünüyor. Oysaki buradaki hedef kişiye karar verebilme yetisi aşılamaktır.

Aklınıza şu soru gelebilir. Ee biz bu sistemi su değiştirmeyelim diye yapmadık mı zaten? Aslında cevap hem evet hem de hayır. Şöyle açıklamaya çalışalım. En başta da belirttiğimiz gibi bu sistem aslında kendi içinde bir döngü. Başarılı olduğumuzda ise hiç su değiştirmeden uzun süreler ilerleyebiliyor. Ancak sisteme aşina olmayanlar ve yeni tecrübe eden kişilerin dengeyi tutturabilmek için su değişimlerine başvurma ihtiyacı duyabilirler. Başarılı olup olmadığımızı balıkların ve bitkilerin sağlığına, büyüme hızlarına bakarak anlayabiliriz. Eğer sistem aksamıyorsa ve sisteme dâhil olan tüm canlılar oldukça iyi durumdaysa sistem de tıkırında işliyor demektir. Eğer balık veya bitkiden birisi veyahut her ikisi de kötüye doğru gidiyorsa yapılacak ilk şey su değiştirmektir. Bunlarla beraber bir oran veya sıklık yoktur. Buna karar verecek olan kişinin kendisidir.

1-Suyun kötü kokması: Normal şartlarda suyun kokusu yoktur veya hafif derecede toprak kokusu olabilir. Ancak su kötü kokuyorsa bu bir şeylerin yanlış gittiğinin göstergesidir. Su değiştirilmelidir.

2-Yüzeyde yağlanma olması: Parmağımızla dokunduğumuzda ayrılan ve parmağımızı çekmemizle beraber tekrar birleşen, bütün halinde kalabilen bir tabakadan söz ediyorsak orada petrolleşmeye meyil, mumsu maddelerin artışı var demektir. Su değişim sıklığı artırılmalı ve yemleme birkaç günlüğüne kesilmelidir.

3-Yüzeyde kabarcıkların birikmesi: Genelde nadir rastlanan bir durumdur. Suda fazla miktarda azotlu bileşik biriktiğinin göstergesi olabilir. Yine su değişimi gerektirir.

4-Netliğin bozulması: Su ideal şartlarda oldukça berrak, tabiri caizse cam gibi olmalıdır. Bunu yakalayabilmenin yolu iyi bir mikroorganizma topluluğu oluşturmaktan geçer.


Gübreleme


Meyve veren bitki kullanmıyorsak ya da bitkiler meyve verme döneminde değilse aslında dışarıdan akvaryuma pek bir besin ilave etmemize gerek yoktur. Balıklara verdiğimiz yemlerin içerdiği makro elementler genel itibariyle bitkilere yeterlidir denebilir. İlk başta yemden gelen besinlerden balıklar faydalansa da sonuç itibariyle atık olarak da dışarıya verecekleri olacak ve bunu bitki kullanacaktır.

Bunun yanında mikroelement gübreleriyle destek vermek farz haline geliyor diyebiliriz. Çünkü sudaki mikroelementler balıklar ve bakteriler tarafından da kullanıldığı için bitkiyle yarış haline giriyor diyebiliriz. Bu yüzden bu sistemler için düzenli bir mikroelement gübre ilavesi gerekebiliyor.

Demir ve kükürt en çok kullanılan mikroelementlerdendir. Kükürt genellikle sularımızda yeterli miktarlarda bulunsa da genellikle demir yeterli miktarda bulunmaz. Eğer sistemde yeterli düzeyde balık sayısı varsa demir ilavesine de gerek kalmaz. Çünkü demirin kaynağı balığın dökülen epitelyum hücreleri ve ölü bakterilerdir. Bunlar da her dışkılamayla beraber suya verilir. Dip çekimi yapmayarak hem mikroorganizma krallığına hem de bitkilere fayda sağlamış oluyoruz. Ancak demir yeterli gelmezse çok küçük miktarlarda günlük olarak dozlanabilir.

Bunun yanında meyve veren bir bitki kullanıyorsak çiçeklenme ve meyve verme döneminde ilave olarak potasyum, magnezyum ve fosfora ihtiyaç duyabileceğimiz unutulmamalıdır. Kullandığımız bitkilere ve balık miktarına göre farklı ilaveler gerekebilecektir. Tabii, burada bizim beklentilerimiz de önemli. Eğer bitkiden ürün elde etmeyi hedefliyorsak ona göre, eğer öncelikli olarak balıkların gelişmesini istiyorsak da ona göre davranabiliriz. Yani meyve veren bir bitki kullandığımızda da illa meyve vermesini sağlamamız gerekmez.


Filtreleme


Amonyak hem kara bitkileri hem de balıklar için toksik olduğundan dolayı her iki taraf için de mikroorganizmalarla iyi bir işbirliktelik şart. Bitkilerin azotu kullanabilmeleri için amonyaktan nitrata yükseltgenmeleri şart. Yani tankınızda iyi bir kum yatağı ve filtrasyon olması sistemin verimli ve uzun süre hizmet edebilmesi için olmazsa olmazlardan.


Bitki Dikimi


Gayet tabi, sisteme tohum ilave edilip direkt olarak tohumdan bile çıkması beklenebilir. Ancak biz saksıda fide haline getirip sonradan sisteme ilave etmeyi fidelerde başarı sağlamak adına daha uygun buluyoruz. Pazı fidelerini sisteme ekleyişimiz.

13.08.2013

1 hafta sonraki fotoğrafları. Ne yani 1 haftada bu kadarcık mı büyüdü diye hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz. Bitkiler parabolik olarak büyürler. Yani ne kadar fazla yaprağı varsa o kadar fazla fotosentez yapacak, dolayısıyla da o kadar hızlı büyüyecektir. Zamanla yaprak sayısı arttıkça büyüme hızı da doğru orantılı olarak artacak. Tabii, direkt olarak sisteme daha büyük fide eklemek de mümkün. Bekleme zamanımızı azaltmış olur. Aynı zamanda ilk birkaç günün adaptasyon süreci olduğunu unutmamak gerek. Genellikle önce ağırlıklı olarak kökler, ardından bitki büyür.

20.08.2013

Yine tam 1 hafta sonraki fotoğrafları. Gördüğünüz üzere büyüme hızı birden artmış.

27.08.2013

Takribi 1 hafta sonra.

05.09.2013

Bunlar da daha önce tohumdan ektiğimiz pazılar.

Durdurabilene aşk olsun.

12.09.2013

Vee ilk hasadımız. Dış yapraklarından istediğimiz kadar budayabiliriz bitkiyi. Sisteme yetecek kadarını geride bırakıyoruz. Gördüğünüz üzere ortalama 40 günde, ortalama 8 saat ışıklandırma ile hasat edilecek kıvama gelebiliyor pazılarımız. Gübreleme bölümünde de belirttiğimiz gibi mikroelement haricinde gübre kullanmıyoruz.

26.09.2013

Pazıların hazin sonu. Mamamiya! Lezzetinde hiçbir kusur yok. Hayatımızda tattığımız en güzel pazı yemeği diyebiliriz.

Hasattan 1 ay sonraki gelişimi. Arada ufak tefek sorunlar yaşamış olmamızın bitki gelişimi üzerine olan baskılayıcı etkisini görebiliyorsunuz. Şimdiye birkaç yaprak daha fazla vermeleri gerekirdi.

25.10.2013

Yine de, gün geçtikçe ve bitki gövdeleri kalınlaştıkça hasat miktarı artıyor.

Tabii ki, yine bir pazı cinayetiyle karşı karşıyayız. Yumurtalı pazı.


Değerlendirme


O kadar iyi yönlerini anlattık. Biraz da kötüleyelim değil mi. Aslında kurallara riayet ettikten sonra sistemin pek bir dezavantajı yok. Aydınlatma kullandığımız için elektrik maliyetini artırıyor diyebiliriz. Ancak bence sağladığı faydalar göz önüne alındığında bunun çok da önemi kalmıyor.

Ara ara başımıza gelen can sıkıcı problemler de olmuyor değil. Örneğin, yaprak bitlerinin veya diğer zararlıların bitkilere dadanması sevimsiz bir duruma yol açıyor. Hatta bazen tamamen sökmemiz gerekebiliyor. Bu zararlılara doğal yollarla çözüm sağlamak çok zor. Çözüm sağlasak bile bunlar genellikle kısa süreli oluyor. Su ile bağlantılı bir sistem olduğu için zaten bitki ilacı kullanma şansınız hiç yok. Marulda, biberde vs. bunu görebilirken pazıda, domateste, patlıcanda genellikle görmüyoruz. Bu yüzden yaprak bitlerinin de sevmediği bitkiler seçmekte yarar var.

Aynı zamanda birden fazla tankı tek aquaponik sisteme bağlayabilirsiniz. Bunun yaratıcılığı tamamen size kalmış. İşin mühendislik kısmında sizi kısıtlayan hiçbir şey yok.

Bu sistemler profesyonel olarak güneş ışığı altında da yapılabiliyor. Fakat bu bizim akvaryum sistemlerimiz için ve bulunduğumuz coğrafya itibariyle pek mümkün değil. Gayet tabi, eğer imkânınız varsa aydınlatma olarak güneşten faydalanmak en güzeli. Hatta güneş tarlalarında bu işi yapanlar, kafa motorlarını çalıştırmak için solar panel kullanıyorlar. Yani elektriğe ihtiyaç duymuyorsunuz.

Yolculuğumuzun sonuna gelmiş bulunuyoruz. Tekrar bizimle uçmak istediğinizde biz hep buralarda olacağız. Keyifli hobiler.

Yazarlar: Birol GEP – Onur ŞAHİN. İznimiz olmadan alıntı yapılamaz veya başka yerde yayınlanamaz.

Paylaş